1- Kur’ân Ayetlerinde Hz. Hüseyin’in Konumu
Müslümanlar, Ehl-i Beyt’in (a.s) fazileti, ilmî ve manevî makamlarının yüceliği, yüce Allah’ın insanda bulunmasını istediği bütün kemalatlarla bezenmişlikleri hususunda ittifak ettikleri kadar hiçbir konuda ittifak etmemişlerdir.
Müslümanlar arası bu ittifak, birtakım temel prensiplere dayanmaktadır. Bunlardan biri de, Kur’ân-ı Kerim’in açık bir şekilde Ehl-i Beyt’in özel konumuna işaret etmesidir. Kur’ân, onların her türlü kirden arındırıldıklarını vurgulamaktadır. Onların, yüce Allah’ın bütün insanlığa sunduğu mesajın bir ücreti olarak sevilmeleri vacip olan akrabalar olduklarını ifade etmektedir. Onların, sırf Allah’a itaat eden, Allah’ın azabından korkan, O’nun korkusuyla ürperen, bu yüzden kendilerine cennete girme ve azaptan kurtulma garanti edilen iyiler olduklarını dile getirmektedir.
Hz. Hüseyin’in (a.s), kirleri giderilmiş, tertemiz kılınmış Ehl-i Beyt’in bir ferdi olduğunda en küçük bir kuşku yoktur. Hatta Necran Hıristiyanlarıyla Peygamberimizin (s.a.a) lânetleşmeleri olayıyla ilgili Mübahele Ayeti’nde açık bir şekilde dile getirildiği gibi, Hüseyin, Peygamber’in (s.a.a) oğlu vasfına sahiptir.
Kur’ân, bu hadiseyi, derin anlamlarıyla birlikte şu ifadelerle sonsuzluğa armağan etmektedir:
Kim sana gelen bilgiden sonra seninle bu konuda tartışırsa, de ki: Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra mubahele (dua edelim) edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.[2]
Hadisçilerin çoğunluğu, müstefiz düzeyine ulaşacak yoğunluktaki kanallardan, bu ayetin Ehl-i Beyt hakkında indiğini rivayet etmişlerdir. Ehl-i Beyt de Hz. Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir. Nitekim hadisçiler, ayette geçen “oğullar”dan maksadın hiç kuşkusuz, Hasan ve Hüseyin olduğunu belirtmişlerdir.
Bu olay, açık bir şekilde ortaya koymaktadır ki, Ehl-i Beyt, Allah katında yeryüzündeki insanların en hayırlıları ve en üstünleridir. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) lânetleşmeye giderken onları yanına alıyordu. Nitekim Necran piskoposu da bu gerçeği şöyle itiraf etmişti:
Birtakım yüzler görüyorum ki birisi, bunların hatırına Allah’tan koskoca bir dağı yerinden oynatmasını isterse, Allah bunu yapar.[3]
Ayetten de anlaşılacağı gibi, bu kıssa, onların konumlarının yüceliğine, makamlarının yüksekliğine ve üstünlüklerine delâlet etmektedir. Onlar, Allah ve Resulü’nün en çok sevdikleri kimselerdir. Âlemlerde hiç kimse onların faziletlerinin düzeyine erişemez.
Kur’ân-ı Kerim, Ehl-i Beyt hariç, Peygamber’den başka hiçbir Müslümanın masum olduğunu belirtmemiştir. Ama Kur’ân, yüce Allah’ın, Ehl-i Beyt’i her türlü pislikten temizlemeyi dilediğini vurgulamıştır.[4]
Müslümanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.a) eşlerinin Ehl-i Beyt kavramının kapsamına girip girmedikleri hususunda farklı görüşlere sahipseler de, mübarek ayetin kapsamına Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in (a.s) girdikleri hususunda en küçük bir kuşku duymamaktadırlar.[5]
Buradan hareketle, Kur’ân ayetlerinde onları sevmenin, onların çizgilerini izlemenin, onları başkalarından daha çok sevmenin zorunluluğunun vurgulanmış olmasının gerisindeki sırrı anlamamız mümkündür.[6]
Çünkü Ehl-i Beyt’in masumiyeti, yolların çatallaştığı ve heva ve heveslerin çarpıştığı bir süreçte, kurtuluşun, onları izlemekte olduğunun en somut kanıtıdır.
Allah’ın pislikten masum kıldığı bir kimse, kurtuluşa delâlet eder demektir. Dolayısıyla onu takip eden de boğulmaktan kurtulur.
İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, akrabaların sevilmesine dair ayet nazil olduğu zaman, bazı Müslümanlar, Peygamberimize (s.a.a), itaat edilmesi vacip olan bu akrabaların kimler olduklarını sormuş, o da şöyle buyurmuştur:
Bunlar, Ali, Fatıma ve onların iki oğludur. [7]
Kur’ân, meseleyi bu kadarla bırakmıyor. Bilakis, Ehl-i Beyt’in yüce kişiliklerini ve itaat ve ibadetlerindeki ihlâsı açıklamak üzere nazil olan İnsân Suresi’nde, onların üstün kılınmalarının sebeplerini de açıklıyor:
Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız. İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenalığından korudu; yüzlerine parlaklık, sevinç verdi ve sabretmelerine karşılık onlara cennet ve ipek elbiseler lütfetti.[8]
Müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu, bu surenin Ehl-i Beyt hakkında indiğini rivayet etmişlerdir. Şöyle ki: Hasan ve Hüseyin hastalanırlar. Hz. Ali (a.s), şayet iyileşirlerse, Allah’a şükür olarak üç gün oruç tutmayı adar. Gerçekten bu adaklarını en güzel bir şekilde yerine getirirler. Söze bağlılığın en parlak ve başkasını kendine tercih etmenin en göz kamaştırıcı, en görkemli bir örneğini sergilerler. Nihayet haklarında şu ayetler nazil olur:
İyiler ise, kâfur katılmış bir kadehten içerler. Bu, Allah’ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır. O kullar, adaklarını yerine getirirler ve şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarlar.[9]
Bu fedakârlık ve bu görkemli vefakârlıktan dolayı Allah onların çabalarını takdirle karşılamış ve bunun ödülü olarak ahirette onları büyük nimetlere mirasçı kılmış; dünyada da, yeryüzü ve üstündekilere mirasçı oluncaya kadar, onları Müslümanların imamlığı makamına getirmiştir.
2- Hz. Hüseyin’in Hz. Hatemü’l-Mürselin Nezdindeki Konumu
Resul-i Ekrem efendimiz (s.a.a), torunları Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında, onların kendi yanındaki yüksek derecelerini ifade eden sözler buyurmuştur:
Hasan ve Hüseyin, Peygamber’in şu dünyadaki hoş kokulu iki gülüdür. Onlar, Peygamber’in şu ümmet içindeki hoş kokulu iki gülüdür.[10]
Hasan ve Hüseyin, yeryüzü halkının en hayırlılarıdır.[11]
Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.[12]
Hasan ve Hüseyin, kıyam etseler de, otursalar da imamdırlar.[13]
Onlar, kıyamet gününe kadar Kur’ân’dan ayrılmayan Ehl-i Beyt’tendirler. Ümmet Kur’ân’a ve Ehl-i Beyt’e sarıldıkça yolunu şaşırmaz.[14]
Onlar, gemilerine binenlerin boğulmaktan kurtuldukları Ehl-i Beyt’tendirler.[15]
Onlar, Resulullah’ın (s.a.a) haklarında şöyle buyurduğu Ehl-i Beyt’in mensuplarıdır:
Yıldızlar, yeryüzü halkını boğulmaktan kurtaran güvencelerdir. Ehl-i Beyt’im ise, yeryüzü halkını ihtilâflardan koruyan güvencelerdir.[16]
Çok sayıda sahâbiden rivayet edilen ve değişik kanallardan rivayet edilmesi itibariyle müstefiz düzeyine ulaşan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:
Allah’ım! Onları sevdiğimi biliyorsun; sen de onları ve onları seveni sev.[17]
3- Çağdaşları Nezdinde Hz. Hüseyin’nin Konumu
1- Ömer b. Hattab, Hüseyin’e (a.s) şöyle der:
Başımızda biten tüyleri, Allah’a, sonra size borçluyuz.[18]
2- Osman b. Affan, Hasan, Hüseyin (a.s) ve Abdullah b. Cafer hakkında şunları söylemiştir:
İlmin tümünü başkalarından kesip almışlar, bütün hayır ve hikmeti kendilerinde toplamışlar.[19]
3- Ebu Hüreyre şöyle der:
Hüseyin b. Ali başında imame (sarık) olduğu hâlde içeri girdi. Birden Hz. Peygamber’in (s.a.a) dirildiğini sandım.[20]
Hz. Hüseyin (a.s), bir cenazeye katılmıştı. Yoruldu ve yolun kenarında oturdu. Ebu Hüreyre, elbisesinin kenarıyla ayaklarına bulaşan toprakları silmeye başladı. Ebu Hüreyre’ye şöyle dedi:
Ey Ebu Hüreyre! Sen mi yapıyorsun bunu?
Ebu Hüreyre dedi ki:
Allah’a yemin ederim ki, eğer insanlar seninle ilgili olarak benim bildiklerimi bilselerdi, seni boyunlarında taşırlardı.[21]
4- Abdullah b. Abbas, Hasan ve Hüseyin’in (a.s) binecekleri atların üzengisinden tutmuştu. Bu yaptığından dolayı bazıları onu eleştirdi. Ona: “Sen onlardan daha yaşlısın!” dediler. Bunun üzerine şöyle dedi:
Bu ikisi, Resulullah’ın (s.a.a) oğullarıdır. Onların atlarının üzengisini tutmak bana mutluluk vermez mi?[22]
Hz. Hasan (a.s) vefat ettiği zaman Muaviye: “Ey İbn Abbas! Artık kavminin efendisi sensin.” der. İbn Abbas şu cevabı verir:
Allah, Ebu Abdullah Hüseyin’i yaşattıkça, ben değil, odur kavmin efendisi.[23]
5- Hüseyin’i (a.s) görmüş olan Enes b. Malik şöyle der:
Onların (Ehl-i Beyt’in) Resulullah’a (s.a.a) en çok benzeyeni oydu.[24]
6- Hüseyin’in (a.s) başı kesildikten sonra bir değnekle dudaklarına vuran İbn Ziyad’a, Zeyd b. Erkam şöyle der:
Çek şu değneği onun dudaklarından! Tek ve ortaksız ilâh olan Allah’a yemin ederim ki, Resulullah’ın (s.a.a) şu iki dudağı öptüğünü gördüm.
Sonra ağlamaya başlar. Bunun üzerine İbn Ziyad ona şu karşılığı verir: “Allah senin gözlerini hep ağlatsın. Allah’a yemin ederim ki, eğer sen bunamış bir ihtiyar olmasaydın, boynunu vururdum.” Zeyd şunları söyleyerek dışarı çıkar:
Siz ey Arap topluluğu! Bu günden sonra kölesiniz! Fatıma’nın oğlu Hüseyin’i öldürdünüz, Mercane’nin oğlunu başınıza emir yaptınız. O da sizin iyilerinizi öldürüyor, kötülerinizi sağ bırakıyor.[25]
7- Yezid’in, elindeki sopayla Hüseyin’in (a.s) dişlerine vurduğunu gören Ebu Bereze el-Eslemî şöyle der:
Sen elindeki sopayla Hüseyin’in dişlerine mi vuruyorsun? Senin sopan onun ağzında öyle bir yere değiyor ki, ben Resulullah’ın orayı öptüğünü görmüştüm. Sen ey Yezid! Kıyamet günü Allah’ın huzuruna getirildiğin zaman İbn Ziyad senin şefaatçin olacak. O (Hüseyin) getirildiğinde ise, Muhammed (s.a.a) onun şefaatçisi olacak.[26]
8- Muaviye, Abdullah b. Cafer’e: “Benî Haşim’in büyüğü sen misin?” dediğinde şu cevabı verir:
Haşimoğulları’nın büyüğü, Hasan ve Hüseyin’dir.[27]
Abdullah b. Cafer, Hüseyin’e şöyle yazar:
Eğer bugün sen ölürsen, İslâm’ın nuru söner. Çünkü sen doğru yolu bulanların bayrağısın, müminlerin umudusun.[28]
9- Bir adam, Abdullah b. Ömer’e, elbiseye bulaşmış sinek kanıyla namaz kılınıp kılınamayacağını sorar. İbn Ömer: “Kimlerdensin?” diye sorar. Adam: “Irak halkındanım.” deyince, şöyle der:
Şuna bakın! Resulullah’ın (s.a.a) oğlunu öldürmüşler, gelmiş bana sineğin kanını soruyor. Ben Resulullah’ın (s.a.a) şöyle dediğini duymuştum:
“Onlar (Hasan ve Hüseyin) benim şu dünyadaki hoş kokulu iki gülümdür.”[29]
10- Muhammed b. Hanefiye şöyle demiştir:
Hüseyin bizim en âlimimiz, içimizde en halim (ağırbaşlı) olanımız ve akrabalık olarak Resulullah’a (s.a.a) en yakın olanımızdır. O, dinde derin kavrayış sahibi (fakih) bir imamdı…[30]
11- Hüseyin (a.s), Kâbe’nin gölgesinde oturan Amr b. As’ın yanından geçti. Amr dedi ki:
Hüseyin, bugün yer ve gök ehlinin yanında yeryüzü halkının en sevimlisidir.[31]
12- Abdullah b. Amr b. As, yanından geçen Hz. Hüseyin (a.s) hakkında şöyle demiştir:
Gök halkının yanında, yeryüzü halkının en sevimlisine bakmak isteyen, şu geçmekte olan zata baksın.[32]
13- Yezid, babası Muaviye’ye, Hüseyin’in (a.s) yazdığı mektuba cevap verdiği sırada onu küçük düşürücü ifadeler kullanması yönünde görüş bildirirken, Muaviye ona şu karşılığı verir:
Hüseyin’i ne ile ayıplayabilirim? Allah’a yemin ederim ki, onda herhangi bir ayıp göremiyorum.[33]
14- Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebu Süfyan, biat etmeyecek olursa Hüseyin’i (a.s) öldürmesini söyleyen Mervan b. Hakem’e şöyle der:
Allah’a yemin ederim ki, ey Mervan, Hüseyin’i öldürmüş biri olup da dünya ve içindeki her şey benim olsun istemem. Subhanallah! ‘Biat etmem.’ derse, Hüseyin’i mi öldürecek mişim?! Allah’a yemin ederim ki, Hüseyin’i öldüren kimsenin kıyamet günü mizanının hafif olacağını sanıyorum.[34]
15- İbn Ziyad, Hüseyin’in (a.s) Kûfelilere gönderdiği elçisi Kays b. Musahhar es-Seydavî’yi yakalayınca, minbere çıkıp Hüseyin’e ve babasına sövmesini emretti. Kays minbere çıktı; Allah’a hamdetti, O’nu övgülerle zikretti. Sonra şöyle dedi:
Ey insanlar! Hüseyin b. Ali, Allah’ın kullarının en hayırlısıdır. O, Resulullah’ın kızı Fatıma’nın oğludur. Ben de onun tarafından size gönderilmiş bir elçiyim. ZirRimme vadisindeki Hacir bölgesinde ondan ayrılıp geldim. Şimdi onun çağrısına icabet edin, onu dinleyin ve ona itaat edin…
Ardından Abdullah b. Ziyad’ı ve babasını lânetledi, Ali ve Hüseyin için Allah’tan bağışlanma diledi. Bunun üzerine, İbn Ziyad’ın emriyle sarayın damından aşağıya atıldı, parçalanarak öldü.[35]
16- Yezid b. Mesud en-Nehşelî (r.a.), yaptığı bir konuşmanın bir bölümünde şöyle diyor:
Hüseyin b. Ali, Resulullah’ın (s.a.a) oğludur. Köklü bir şerefe sahiptir. Derin bir görüşü vardır. Onun faziletlerini teker teker anlatmak mümkün değildir. Tükenmez bir ilmin sahibidir. Geçmişinden, yaşından, kıdeminden ve Resulullah’a yakınlığından dolayı bu işe (halifeliğe) herkesten daha lâyıktır. Küçüklere şefkat gösterir, büyüklere merhamet eder. Halkın gözeticisi ve kavminin önderi olarak ondan daha hayırlı birini bulamazsınız. Allah onunla hücceti tamamlamış ve öğüt onunla maksadına ulaşmıştır.[36]
17- Abdullah b. Hürr el-Cu’fî şöyle der:
Hüseyin gibi güzel, yakışıklı, göz dolduran birini daha görmedim.[37]
18- İbrahim en-Nahaî şöyle der:
Eğer ben Hüseyin’e karşı savaşanlar arasında olsaydım, sonra cennete girseydim, Resulullah’ın (s.a.a) yüzüne bakmaya utanırdım.[38]
[2] Âl-i İmrân, 61
[3] Nuru’l-Ebsar, s.100. Ayrıca bk. Celaleyn, Ruhu’l-Beyan, Keşşaf, Beydavî ve Râzî tefsirleri; Tirmizî, 2/166; Sünen-i Beyhakî, 7–63; Sahih-i Müslim, Kitab-u Fedaili’s-Sahabe; Ahmed, 1/85; Mesabîhu’s-Sünne, 2/ 201
[4] bk. Ahzâb, 33
[5] bk. et-Tefsiru’l-Kebir, Fahru’r-Râzî; Tefsiru’n-Nisaburî; Müslim, 2/33; Hasaisu’n-Neseî, s.4; Ahmed, 4/107; Beyhakî, 2/150; Müşkilu’l-A-sar, 1/334; Müstedreku’l-Hâkim, 2/416; Üsdü’l-Gabe, 5/521
[6] Yüce Allah Şûrâ Suresi’nde Peygamberimize (s.a.a) hitaben şöyle buyuruyor: “De ki: Buna karşılık sizden, akrabaları sevmenizden baş-ka bir ücret istemiyorum.” (Şûra, 33) Sebe’ Suresi’nde ise şöyle buyurmaktadır: “Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin içindir.” (Sebe’, 47)
[7] bk. et-Tefsiru’l-Kebir, Tefsiru’t-Taberî, ed-Dürrü’l-Mensur (Me-veddet Ayeti’nin tefsiri.)
[8] İnsân, 9–12
[9] İnsân, 5–7
[10] Buharî, 2/188; Tirmizî, s.539
[11] Uyun-u Ahbari’r-Rıza, 2/62
[12] İbn Mâce, 1/56; Tirmizî, s.539
[13] el-Menakib, İbn Şehraşub, 3/163; Müsned-i Ahmed’den, Tirmi-zî, İbn Mâce ve diğerlerinden naklen.
[14] Tirmizî, s.541; el-Müstedrek, Hâkim, 3/109
[15] Hilyetu’l-Evliya, 4/306
[16] Müstedrek, Hâkim, 3/149
[17] Hasaisu’n-Neseî, s.26
[18] el-İsabe, 1/333. Müellif hadisin rivayet zincirinin sahih olduğunu söylüyor.
[19] el-Hisal, s.136
[20] Biharu’l-Envar, 10/82
[21] Tarih-u İbn Asakir, 4/322
[22] Tarih-u İbn Asakir, 4/322
[23] Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn, el-Kureşî, 2/500
[24] A’ynu’ş-Şia, 1/563
[25] Usdu’l-Gabe, 2/21
[26] el-Hasan ve’l-Hüseyn Sibta Resulullah, s.198
[27] el-Hasan b. Ali, Kamil Süleyman, s.173
[28] el-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/167
[29] Tarih-u İbn Asakir, 4/314
[30] Biharu’l-Envar, 10/140
[31] Tarih-u İbn Asakir, 4/322
[32] Biharu’l-Envar, 10/83
[33] A’yanu’ş-Şia, 1/583
[34] el-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/147
[35] age. 18/168
[36] A’yanu’ş-Şia, 1/590
[37] A’yanu’ş-Şia, c.4, 1. Bölüm, s.118
[38] el-İsabe, 1/335